20 Eylül 2010 Pazartesi

Red Dust


2004 yapımı Tom Hooper imzalı film, Güney Afrika'da siyahlarla beyazlar arasında yaşanan mutabakat sürecini anlatıyor. Anlaşma şartlarına göre işkenceciler yaptıklarını tamamen gerçeğe bağlı kalarak itiraf ettikleri ve faili meçhul vakalarını aydınlattıkları takdirde dokunulmazlık elde ediyorlar. Siyahların avukatı beyaz bir kadın ise suçluların cezasız kalmasına gönlü razı gelmediği için adaletin tecelli etmesini ve katillerin ipe gitmesini savunuyor. Eli kanlı üniformalıların, hukuku çiğneyen sorgucuların dünyevi cezalardan paçayı sıyırmaları insanlık adına biraz sinir bozucu olsa da filmin sonunda çarpıcı bir mesaj veriliyor. Gerçeklerin ortaya çıkmasının şart olduğu, ancak bu sayede yıllanmış acıların bir nebze dineceği ve yüreklerde bir af duygusunun filizlenmesinin ve dolayısıyla da toplumsal huzurun mümkün olabileceği... Kayıpların geri gelmeyeceği, ama ödenen bedel sayesinde toplumsal çözülmelerin önüne geçilebileceği, kalıcı bir barışın ve devletin bekasının sağlanabileceği vurgulanıyor.
Bizim topraklarımızda da ısrarla kötücül tohumlar yeşertildiği, damarlara nefret zerk edildiği ve taraflı tarafsız herkesin bir şekilde bu "kırmızı" toza bulandığını düşündüğüm için üstünde durmak istedim. Yaralarımıza merhem olacak reçetenin anahtarı Kara Kıta'da benimsenen ve görüldüğü kadarıyla da başarılı olan bu "farklı" yaklaşımda gizli olabilir. Bir türlü çözümlenemeyen meselelerimiz, belki gerçeklerin zaman içinde sindirilmesi sayesinde yavaş yavaş halledilebilir. Yeter ki, meselenin "kötü" adamları ipe götürmek değil, toplumsal vicdanımızı temizlemek, kin ve şiddet duygularının beslendiği karanlık örtüleri kaldırmak olduğu, önce kafalara sonra kalplere aşılansın. Temel hedefimiz uzlaşmak ve cumhuriyetimizi korumak ise bu alternatife de bir şans verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ruhta sulh, bedende sulh!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder