Nihayet bu sabah beklenen yağmur yağdı ve hava biraz olsun
rahatladı. İri iri damlalar o kadar şiddetli çarpıyor ki yere yağmur başlar başlamaz toprak delik deşik oluyor. Akşama doğru sağanak tekrar indirdi. Tam işten dönüş saatine denk gelmesi bazıları için şanssızlık elbette, ama insanların ayaklarında parmak-arası terliklerle koşmalarını ailecek gülerek seyrettik. Eğer biz de o esnada dışarıda olsaydık göğün delinmesi yine bu kadar hoşumuza gider miydi acaba? Bu yazıyı MFÖ eşliğinde okumanız önerilir. Siz arşivleri karıştırırken isterseniz 2 gün öncesine dönelim...
Pazartesi saat 14:30'da aile reisinin iş çıkışına gidildi. Yol üstündeki dizi dizi sokak çalgıcılarından bir tanesi Ada'nın özel ilgisini çekti. Sanatçının elindeki çalgının ne olduğunu sordu babasına ve bilgili ebeveyninden hiç alışık olmadığı bir cevap aldı, "bilmiyorum." Elinde yarısı kesilmis bir ud gövdesine takılmış gitar sapını andıran enstrümanı ile kulaklarımızın pasını alan gezgine yaklaştık ve doğru cevabın "Dulcimer" olduğunu öğrendik. Kendisi ile yaptığımız kısa sohbette biz ona İstanbullu olduğumuzu söyledik ve o bize 1992 senesinde ziyaret ettiği İstiklal caddesinde yer alan Elvis isimli bir müzik dükkanından çok etkilendiğini söyledi. Bahsi geçen mağaza hala yerli yerinde midir bilinmez, ama
Lindsay Buckland'in 17 sene öncesine dair anısının hafızasında sapasağlam durduğu muhakkak. Önündeki açık duran dulcimer kutusunda duran CD'lerden iki tanesini aldık ve Senem'e geç kalmamak için yolumuza hızlı adımlarla devam ettik. Devlet kütüphanesine gidip üye kartı aldık ve böylece banka kartımızdan sonraki bize ait ikinci kimlik kartını edindik. Dileriz ehliyetlerimize kavuşmak da böyle zahmetsiz olur.
Salı günü güya sabahtan denize gidecektik, ama evdeki plan çarşıya uymadı... Ada'nın kahvaltı sofrasındaki ısrarlı huysuzluğu sonrasında ceza vermek kaçınılmaz oldu ve tabii biz de cezadan payımızı eve tıkılarak aldık. Mancala turnuvası son hızıyla sürdü ve galip değişmese de skorlar biraz olsun dengelenmeye başladı. DVD keyfimizi çekişmeli bir tenis maçıyla taçlandırmak istedik ve ekranın başından saatlerce kalkmadık. Nadal'ın elenmesiyle bu seneki Avustralya Açık sürprizlerine yeni bir halka eklendi. Tembelliğin dibine vurulan günün ardından bugünün biraz hareketli geçmesi hepimizin ortak arzusuydu aslında, ama mecburiyetler haricinde evden çıkmadık. Alışveriş listemizde etli türlünün malzemeleri, aklımızda ise sevdiğimiz lezzetin yakalanabileceğine dair kuşkular vardı. Senem'in mutfağa girmesinin üstünden bir saat
geçmemişti ki ortaya yayılan koku tüm endişelerimizi alıp götürdü. Şehrin kuzeyindeki dostlarla yapılan telefon görüşmesinde orada yağmur yağmadığını öğrendik ve dışarıda hala devam etmekte olan gösterinin bize özel olduğunu düşünerek mutlu olduk. Son yıllardaki kuraklığın belki de en olumlu etkisi hepimizin yağmura bakışını olumlu yönde değiştirmesi oldu. Eskide kaçıp saklanır ve günlük planlarımızı geciktiren bir engel olarak algılardık, ama artık kesinkes bunun rahmet olduğunu biliyoruz. Tanrı herkesi sevgi yağmurunda şemsiyesiz bıraksın!
rahatladı. İri iri damlalar o kadar şiddetli çarpıyor ki yere yağmur başlar başlamaz toprak delik deşik oluyor. Akşama doğru sağanak tekrar indirdi. Tam işten dönüş saatine denk gelmesi bazıları için şanssızlık elbette, ama insanların ayaklarında parmak-arası terliklerle koşmalarını ailecek gülerek seyrettik. Eğer biz de o esnada dışarıda olsaydık göğün delinmesi yine bu kadar hoşumuza gider miydi acaba? Bu yazıyı MFÖ eşliğinde okumanız önerilir. Siz arşivleri karıştırırken isterseniz 2 gün öncesine dönelim...Pazartesi saat 14:30'da aile reisinin iş çıkışına gidildi. Yol üstündeki dizi dizi sokak çalgıcılarından bir tanesi Ada'nın özel ilgisini çekti. Sanatçının elindeki çalgının ne olduğunu sordu babasına ve bilgili ebeveyninden hiç alışık olmadığı bir cevap aldı, "bilmiyorum." Elinde yarısı kesilmis bir ud gövdesine takılmış gitar sapını andıran enstrümanı ile kulaklarımızın pasını alan gezgine yaklaştık ve doğru cevabın "Dulcimer" olduğunu öğrendik. Kendisi ile yaptığımız kısa sohbette biz ona İstanbullu olduğumuzu söyledik ve o bize 1992 senesinde ziyaret ettiği İstiklal caddesinde yer alan Elvis isimli bir müzik dükkanından çok etkilendiğini söyledi. Bahsi geçen mağaza hala yerli yerinde midir bilinmez, ama
Lindsay Buckland'in 17 sene öncesine dair anısının hafızasında sapasağlam durduğu muhakkak. Önündeki açık duran dulcimer kutusunda duran CD'lerden iki tanesini aldık ve Senem'e geç kalmamak için yolumuza hızlı adımlarla devam ettik. Devlet kütüphanesine gidip üye kartı aldık ve böylece banka kartımızdan sonraki bize ait ikinci kimlik kartını edindik. Dileriz ehliyetlerimize kavuşmak da böyle zahmetsiz olur.Salı günü güya sabahtan denize gidecektik, ama evdeki plan çarşıya uymadı... Ada'nın kahvaltı sofrasındaki ısrarlı huysuzluğu sonrasında ceza vermek kaçınılmaz oldu ve tabii biz de cezadan payımızı eve tıkılarak aldık. Mancala turnuvası son hızıyla sürdü ve galip değişmese de skorlar biraz olsun dengelenmeye başladı. DVD keyfimizi çekişmeli bir tenis maçıyla taçlandırmak istedik ve ekranın başından saatlerce kalkmadık. Nadal'ın elenmesiyle bu seneki Avustralya Açık sürprizlerine yeni bir halka eklendi. Tembelliğin dibine vurulan günün ardından bugünün biraz hareketli geçmesi hepimizin ortak arzusuydu aslında, ama mecburiyetler haricinde evden çıkmadık. Alışveriş listemizde etli türlünün malzemeleri, aklımızda ise sevdiğimiz lezzetin yakalanabileceğine dair kuşkular vardı. Senem'in mutfağa girmesinin üstünden bir saat
geçmemişti ki ortaya yayılan koku tüm endişelerimizi alıp götürdü. Şehrin kuzeyindeki dostlarla yapılan telefon görüşmesinde orada yağmur yağmadığını öğrendik ve dışarıda hala devam etmekte olan gösterinin bize özel olduğunu düşünerek mutlu olduk. Son yıllardaki kuraklığın belki de en olumlu etkisi hepimizin yağmura bakışını olumlu yönde değiştirmesi oldu. Eskide kaçıp saklanır ve günlük planlarımızı geciktiren bir engel olarak algılardık, ama artık kesinkes bunun rahmet olduğunu biliyoruz. Tanrı herkesi sevgi yağmurunda şemsiyesiz bıraksın!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder